05 Şubat 2010

Freies Radio ile Söyleşi



Félix Guattari’nin Mayıs 68’den arkadaşı ve şu anda Fransa Yeşiller Partisi’nin Uluslararası İlişkiler Koordinatörü olan Patrick Fabriaz ile Üç Ekoloji dergisi 5. sayısında yaptığı bir söyleşide Patrick Fabiaz, düşünür ve eylemci Félix Guattari’nin korsan (özgür) radyo yayını yapmak için çatılara kaçak anten yerleştirdiğinden bahsediyordu. Akabinde Fabiaz, Félix Guattari’nin radyo teçhizatı bulabilmek için İtalya’da yayın yapan Özgür Radyo ile iletişime geçtiğinden, Félix’in öncülüğünde “Yeni Özgürlük Alanları İçin Girişim Merkezi” [Centre d’Initiative pour des Nouveaux Espaces de Liberté – CINEL] kurulduğundan, Gilles Deleuze ve birçok entelektüelin katılımıyla çeşitli politik tartışmalar için alan açıldığından ve Felix’in ekoloji düşüncesinin bu minvalde geliştiğinden söz ediyordu. Herhangi bir parti üyeliğine ve rejimine dayanmayan bir nevi karşı kamusallıklar yaratılıyordu. Daha sonra da hem proleter hem rigolo (matrak) kelimesinden türetilen Radyo Prolo kurulmuştu. Patrick Fabriaz’ın söyledikleri aslında radyo, girişim, yeni mücadele alanları vb. karşı kamusal alanların yaratılmasının düşünsel-kültürel dünyanın gelişmesi açısından nedenli gerekli olduğunu bize göstertiyor.

Türkiye’de radyo yayıncılığının baş köşesinde suçlu ihbarı alan, ihbar eden ve yakalatan Polis Radyosu’nun bulunmasının yanında 90’larla birlikte meşru frekanslarda farklı renkte ve görüşte radyolar da varoldu. Tabii bu radyolara birçok ceza, kapatma ve yöneticilerine tutuklama olmadı değil… Fransa, İtalya, İsviçre, Yunanistan, Almanya ve dünyanın birçok yerinde deneyimlenen özgür radyo deneyimleri buralara internet üzerinden zuhur etti. Türkiye’de sol menşeili, Alevilere ilişkin, Kürtçe yayın yapan radyolar birçok baskıya ve yayın durdurmaya rağmen halen yayınına devam ediyor. Türkiye ölçeğinde bizim bildiğimiz antiotoriter, kurumsal olmayan ve internet üzerinden radyo yayını yapan Anarşi Radyo, Mülksüzler Radyo vardı. Açık Radyo ise daha verili bir alandan özgürlükçü bir yaklaşımla politik ve toplumsal sorunların ele alınmasına halen katkıda bulunuyor. Radikal muhalif siyasetten John Zerzan da Naomi Klein da Türkiye’ye geldiğinde Açık Radyo’dan bize sesini duyurabildi. Bazı üniversite radyoları da farklı grupların seslerini duyurabilmek için destek olabiliyor. Örneğin, Kaos GL derneği Radyo Odtü’de eşcinselliğe ilişkin “Hayatın Renkleri” adlı bir radyo program hazırlıyordu. Suyun öte yakasında 2005 yılında Atina’da Politeknik Üniversitesi’nin İşgal Radyosu’nda belli aralıklarla göçmenler ve Türkiye’deki gündem hakkında Türkçe yayınlar da yapılıyordu.

Almanya’nın birçok şehrinde yayın yapan Freies Radyolar halen mevcut. İlk yayına başladıklarında herhangi bir yere sabit olmaksızın, illegal yayın yaparken şimdi belli bir mekânda yayınlarına legal bir şekilde devam ediyorlar. Almanya’daki Mülteci sorunundan radikal politik aktivizme kadar birçok konuda yayının yanında müziğe de yer veriliyor. Almanya Freiburg’daki Freies Radyo’dan Tanja, Danda, Markus, Tekel İşçileri’ni ziyarete gelmişken Mp3 playerımızın Record düğmesine bastık ve irticalen söyleştik. Söyleşinin ses kaydını hem Almanya’dan -ve başka ülkelerden de- dinlenebilsin hem de söyleşi daha canlı, sahih olsun diye ekledik. Söyleşide emeği geçen herkese teşekkürü bir borç biliriz.

Eren


SÖYLEŞİNİN SES KAYDI







Çetin: Freies Radio (Açık/Özgür Radyo) nasıl ortaya çıktı?

Danda: Bundan yaklaşık otuz yıl önce Freiburg yakınlarında bir nükleer santral kurulacaktı. Buna karşı eylemler yapıldı – hem Freiburg halkı tarafından hem de çevre köylerdeki insanlar tarafından- Bu bağlamda insanlar bir korsan radyo kurdular ve günlük değişen farklı mekanlardan sürekli yayın yaptılar. Bu insanlar daha sonra yasal bir yayın frekansı elde ettiler ve böylece Freies Radio ortaya çıkmış oldu.

Çetin: Tanja, sen bir şey eklemek ister misin?

Tanja: Almanya`da durum aslında şöyle, yayın yapabilmek için sadece özel ve devlet yayınları, yayın frekansı alabiliyor. Bu yüzden‚ “korsan radio” diyoruz, çünkü insanlar yayın frekanslarını kendileri almışlar. Bugün ise durum şöyle, radyo yasal olmasına rağmen oldukça kötü bir yayın frekansına sahip ve bu yüzden pek çok kişi radyo yayınlarını rahatlıkla dinleyemiyor. Yeni bir radyo frekansı için de hâlâ eylemler ve çağrılar yapılıyor.

Çetin: Markus, sen bu konuda ne söylemek istersin?

Markus: Radyonun frekansı önceden biraz iyiydi, ancak daha sonra yakında, özellikle Fransa`da başka bir frekans açılınca yayın kötüleşmeye başladı. Bu yeni frekans ve Freies Radio frekansı neredeyse aynı frekans. Ve bu nedenle radyo bölgenin bazı yerlerinde bozuluyor. Başka bir frekans almak için devlete yapılan tüm başvurular geri çevrildi, başka radyolara örneğin Üniversite Radyosu`na devlet kolaylıkla çok iyi bir frekans verdi.

Tanja: Freies Radio, belirli temel ilkelere göre kendini sol ve bağımsız bir radyo olarak görmektedir; bu ilkeler, anti-seksizm, sağ karşıtlığı, ırkçılık karşıtı ve tabii ki hiyerarşi karşıtı, otorite karşıtı. Freies Radio, bu anlamda örneğin devletten ya da özel şirketlerden bağımsız, çünkü reklamlarla finansal olarak desteklenmiyor. Tüm kararlar ortak alınıyor –Freies Radio`da program yapan herkesin katıldığı genel toplantıda kararlar herkes tarafından belirleniyor. Radyo genel olarak, program yapmak isteyen herkese açık, isteyen program yapabiliyor. Yani, program yapmak isteyenin belirli bir eğitim görmüş olması gerekmiyor. Gerekli becerilerin aktarılması için çalıştaylar düzenleniyor. Radyo`da çok farklı konular işleniyor, bu açıdan çok renkli programlar yapılıyor. Underground müzik programlarından, meşhur olmayan elektro-hiphop-rock-hardroce müziklere kadar, her şey mümkün ve ayrıca politik alandan programlar yapılıyor, gey-lezbiyen yayını var, değişik ülkelerden insanların yayınları var, örneğin Kürtçe yayın, mültecilere ilişkin yayın var, iş dünyası yayını var, Freiburg`daki yerel politik konulara ilişkin günlük magazin yayını, ayrıca tutuklular hakkında program yapan cezaevi radyosu da var.

Markus: Sadece belirli bir eğitim almamış insanların bu radyoyu yapmadığını da belirtmenin önemli olduğunu düşünüyorum. Radyo`da çalışan birkaç profesyonel yapımcı (redaktör) da bulunmaktadır. Ve bunlar örneğin öğrencilere staj imkanı sunuyorlar. Yapımcıların (redaktörlerin) daha fazla görevleri var ya da yapımcılar (redaktörler) sabahları daha uzun radyoda bulunuyorlar. Örneğin benim yaptığım radyo her ay bir saat program yapıyor. Yani birlikte çalıştığım arkadaşlarla sürekli ayda bir defa program hazırlıyoruz.

Danda: Freies radyo sadece Freiburg`da değil, Almanya`nın farklı şehirlerinde de var ve bunlar karşılıklı program değişimi yapıyorlar. Freiburg Radyosu’nun günlük yaptığı yayınlar var. Benzer biçimde bunu değişik radyolar da yapıyor.

Çetin: Bu nasıl işliyor peki?

Danda: Bir internet sayfası var, yayınlar bu sayfaya yükleniyor ve isteyen buradan indirebiliyor.

Markus: Elbette önceden hazırlanan paylaşımlar da oluyor. Yani, örneğin Freiburg`da bir konuşma olduğunda, bu benim için örneğin mülteciler veya iltica konusu olabilir, bu konuşmayı kaydediyoruz, bunun kesimi için uzun zaman geçiriyoruz ve daha sonra bunu Freies Radio`daki kendi programımızda yayınlıyoruz. Ancak başka şehirlerdeki diğer Freies Radio yayınları Freiburg`da yapılan böyle bir konuşmayı kendilerinin de yayınlayabilme olanaklarına seviniyorlar. Bu konuşmayı biz freieradios.net adresine yüklüyoruz, program hakkında tanıtıcı bir de kısa yazı yazıyoruz, başlık koyuyoruz, konuyu açıklıyoruz ve daha sonra başka freies radyodaki arkadaşlar yayınlayıp yayınlamayacaklarına bakabiliyorlar. Diğer taraftan biz de bazen bakıyoruz, -yani sadece biz tek başımıza böyle paylaşımlar yapmıyoruz- güncel önemli bir konu hakkında belki başka birileri de internet sayfasına bir şeyler yüklemiş olabiliyor. Kısaca prensip olarak Almanya`daki tüm Freies Radio’lar işbirliği yapıyorlar.

Danda: Sınırdışı etmeye karşı güney Almanya eylem grubu (SAGA), yaklaşık yirmi yıllık bir grup. Mültecilere gönüllü danışmanlık yapıyoruz – haftada iki kez mültecilere, ya da değişik problemleri olan insanlara. Bunların dışında çalıştığımız başka politik konular da var. Örneğin geçenlerde, ırkçılık ve polis şiddeti konularında bir eylem haftası düzenledik, bu konularda borşürler yayımladık, konuşmalar yaptık, bu konuyla ilgili deneyimleri olan başka şehirlerdeki insanları davet ettik. SAGA olarak Freies Radio’da aylık yaptığımız programımız var.

Tanja: SAGA, bağımsız bir dernek olarak bilgilendirme toplantıları ve eylemler de düzenliyor. Ücretsiz dil ve bilgisayar kursları yapıyor. Mahkemesi olan insanlara refakat ediyoruz. SAGA radyo`da derneğin bir parçası.

Markus: SAGA radyo ayda bir defa program (Freies Radio`da) yapıyor, her ayın 3. Salı günü. Konu seçiminde aslında oldukça serbestiz. Ben SAGA Radyo`yu yapıyorum, çünkü daha önceleri SAGA`da danışma işleri yapmıştım, mülteciler için hukuki danışmanlık. Ve bu sayede radyoyla tanıştım. Evet, konu seçiminde oldukça serbestiz, sıkça güncel konular var. Örneğin geçenlerde AB`nin DUBLİN II sözleşmesini konu yaptık, bu sözleşme AB`nin iç politik temel çizgilerini birleştiren ve de sınırdışı etmeyi ve AB ülkeleri arasında sınırdışı koordinasyonunu kolaylaştıran bir sözleşmedir. Örneğin bunun gibi konular.

Çetin: Radyo`daki görevin ne? Tam olarak ne yapıyorsun?

Markus: Radyo`da doğrudan yönetime ilişkin ya da böyle bir bir görevim yok. Sadece program yapıyoruz. Şu anda program yapan dört kişiyiz ve her ay bir saat zamanımız var. Bu süre içinde ne yapabileceğimizi düşünüyoruz, hangi konuların güncel olduğuna bakıyoruz. Direkt Freiburg`a ilişkin konular var, örneğin Romen mültecilerin sınırdışı edilmesi gibi, Romenler hâlâ Kosova`daki güvencesiz bölgelere sınırdışı ediliyorlar ve burada Birleşmiş Milletlerin de tanıdığı, ancak Alman makamlarının tanımadığı ağır ayrımcılığa maruz kalıyorlar. Bu insanlar sınırdışı edilmeye başlandı ve Alman makamlar daha güçlü biçimde sınırdışı etmelere devam ediyor. Burada örneğin mağdurlarla yaşadıkları yerlerde görüşmeler yaptık, Freiburg`taki örnek konulardan bir tanesi, insanlarla doğrudan görüşmeler yapmak gibi. Bunun dışında yeni düzenlemeler ve yasalar hakkında bilgi aktarıyoruz. Müzik çalıyoruz, çünkü insanların bir saat boyunca sürekli dinlemediğini düşünüyoruz. Bu yüzden arada müzik de çalıyoruz elbette. Yarım saat metin okuyoruz ya da bilgi aktarmaya çalışıyoruz, yarım saat müzik çalıyoruz. Ama daha fazla metin okuyoruz ve bilgi aktarıyoruz, şayet bizim açımızdan önemli olan konular varsa.

Benim somut görevim, diğerler arkadaşlarla konuya göre değişiyor, örneğin konu özetliyoruz ve bu konuları insanlara anlatıyoruz veya röportajlar yapıyoruz. Tüm bunları bilgisayar başında oturup düzenliyoruz. Bazen, Freies Radio internet sayfasına yüklenmiş olan çalışmaları indirip hazırlıyoruz. Hangi müziğin konuya uygun olacağını arayıp buluyoruz. Bu görevleri kendi aramızda paylaşıyoruz, çünkü örneğin herkesin her zaman zamanı olmuyor. Ayrıca programda da her zaman dört kişi olmamız gerekmiyor. Iki kişi yetiyor ve hatta tek kişiyle bile oluyor. Önemli olan programdan önce birinin zaman ayırıp, konuşma kayıtları yapması, başka birinin bunları kesmesi. Bunları kendi aramızda koordine ediyoruz. Duruma göre bazen yapımcılar (redaktör) buluşması yapıyoruz, bazen gerek olmuyor, şayet hangi haberleri yayınlayacağımızı biliyorsak bunu email üzerinden koordine ediyoruz, diğer arkadaşların yapması gerekli başka işler oluyor ve bu yüzden redaktörler buluşmasını sürekli yapamıyoruz. Oldukça kötü olan bişey var ki, sadece bir saati doldurmak gerekiyor ve uzun uzun haberler yapamıyoruz, bu yüzden sadece temel bilgileri ve insanlar için en önemli olanları anlatıyoruz.

Tanja: İstanbul`a gelmeden önce ben de radyoda çalışıp katkı sunuyordum. Bilgi toplamaya ilişkin bir şey söylemek istiyorum. Bu radyo yayını için oldukça pratik bir şey, yani, arkadaşlarımızın mülteci gruplarıyla iletişimleri var, bu sayede güncel sorunları, yapılan organizasyonları, kişisel hikayeleri deneyimliyorlar, bu tür şeyler program için çok iyi kullanılabiliyor.

Çetin: Radyoyu internet üzerinden dinlemek mümkün mü?

Markus: Evet internetten, Radyo Dreieckland`ın internet sayfasından canlı olarak dinlenebiliyor www.rdl.de. Her ayın üçüncü Salı günü saat 19-20 arası yayın yapıyoruz [1].

Çetin: Radyo ile ulaşmak istediğiniz amaç nedir ve bu amaca nasıl ulaşıyorsunuz? Amacınıza ulaşmada başarılı mısınız?

Markus: Amaçlardan bir tanesi kesinlikle göç ve mülteci konusunun değişik yönleri hakkında haber yapmak. Yani anaakım medyanın haber yapmadığı tarafları anlatmak. Almanya`da göç ve mültecilik konusu hakkında oldukça olumsuz haberler yapılıyor ve bunlar oldukça polemik yaratıyor ve çoğunlukla mültecilere karşı ya da mültecileri toplumsal asalaklar olarak sunuyor, Almanya`ya sadece para kazanmak ve devleti sömürmek için gelen kişiler olarak sunuyor veya buna benzer şeyler anlatılıyor. Bütün konu ayrıntılı olarak işlenmiyor. Bunu işte biz tamamlıyoruz, konunun başka yönlerini anlatıyoruz ve normal gazete ve televizyonda gündeme gelmeyen şeyler hakkında haber yapıyoruz.

Amacımıza ulaştığımızı söyleyebilirim. Ancak, başta da belirtildiği üzre istediğim gibi değil, çünkü Freies Radio`nun frekansı iyi değil. Freiburg`da radyo, frekans tam olarak ayarlandığında ve frekansı bulmayı özellikle bilenler dinleyebiliyor. Bir gün, radyonun devletten daha iyi bir frekans almasını diliyorum.


______________
Notlar

1 SAGA Radyo`nun bu ayki yayın tarihi 16 Şubat Salı günü saat 19-20`dir. Kürtçe yayın yapan Wenge Dersim (Dersim’in Sesi) yayın tarihi, 17 Şubat, saat 20-21`dir.
Almanya, İsviçre, Avusturya'daki Freies Radiolara ulaşmak için şu linke bakabilirsiniz: www.freie-radios.de
Söyleşi’de emeği geçenler Tanja, Danda, Markus
Almanca deşifre Ulrike
Türkçe Çeviri Çetin
Türkçe Redaksiyon Eren, Danda, Çetin
Teknik Destek Barış, Eren



Interwiev mit dem Freien Radio in Freiburg




Çetin: Wie hat sich das freie Radio entwickelt?

Danda: Vor 30 Jahren sollte ein Atomkraftwerk in der Nähe von Freiburg gebaut werden. Dort gab es ziemlich viel Protest – sowohl von der Bevölkerung in Freiburg natürlich als auch von den Leuten aus den Dörfern in der Nähe. Und in diesem Zusammenhang haben Leute sozusagen einen Piratensender gegründet und haben einfach von verschiedenen Orten aus immer gesendet und haben das täglich gewechselt. Und mit der Zeit haben sie dann einen legalen Sendeplatz bekommen und so ist das freie Radio eigentlich entstanden.

Çetin: Möchtest Du was ergänzen?

Tanja: In Deutschland ist das eigentlich so, dass nur private und staatliche Sender Sendewellen bekommen, um ihre Sendung auszustrahlen. Und deswegen eben „Piratenradio“, weil sich die Leute eben ihre eigene Frequenz zum Senden genommen haben. Und heute ist es noch so, dass obwohl das Radio erlaubt ist, es eine sehr schlechte Sendefrequenz hat, weshalb viele das Radio eben nicht so leicht empfangen können. Dafür gibt es immer wieder Aktionen und Aufrufe, neue Wellen für Radio Dreyeckland.

Çetin: Markus, möchtest Du was sagen dazu?

Markus: Ja, also die Frequenz von Radio Dreyeckland war mal gut, aber die wurde dann schlecht als andere Sender ganz nah an die Frequenz auch eingeschaltet wurden, vor allem in Frankreich. Die liegen praktisch fast auf der gleichen Frequenz. Und dadurch ist Radio Dreyeckland in manchen Teilen des Landes gestört. Und alle Anträge beim Staat, eine andere Frequenz zu bekommen, wurden nicht genehmigt, andere Radios, wie z.B. das das Uni-Radio, das Radio der Universität, die haben ganz einfach eine ganz tolle und neue Frequenz bekommen.

Tanja: Also, Radio Dreyeckland versteht sich als ein unabhängiges und linkes Radio, nach bestimmten Grundsätzen: anti-sexistisch, anti-rechts, natürlich, anti-hierarchisch, anti-autoritär. Es ist eben unabhängig von beispielsweise staatlichen Interessen oder privaten, wirtschaftlichen Unternehmen, weil es nicht finanziert wird von Werbung. Alle Entscheidungen werden gemeinschaftlich getroffen - in einer Vollversammlung, in der alle, die dort eine Sendung machen, mitbestimmen können. Und generell kann jeder, der Radio machen möchte, dort Radio machen. Also, er muss keine bestimmte Ausbildung haben. Es werden Workshops angeboten, um eben notwendige Fähigkeiten zu vermitteln. Und dann gibt’s eben zu ganz vielen verschiedenen Themen, bunt-gemischt Sendungen. Also sowohl underground Musiksendungen, also unbekannte, elektro-hiphop-rock-hardcore-alles mögliche, dann eben aus dem politischen Spektrum Schwulen-Lesben-Sendungen, aus verschiedenen Herkunftsländern, kurdisches Radio, eben über Flüchtlinge, Arbeitsweltradio, dann einfach das Mittagsmagazin in Freiburg lokalpolitische Sachen, dann gibt’s noch Knastfunk also über Häftlinge. Ja, eben ein komplett bunt-gemischtes Programm.

Markus: Ich finde noch wichtig zu sagen, es machen nicht nur Leute ohne Ausbildung dieses Radio. Es gibt auch einige hauptamtliche Redakteure. Und die bieten wiederum auch Praktika z.B. für Schüler an. Die haben auch mehr Zuständigkeiten oder sind länger am Vormittag da. Das Radio, das ich z.B. mache, die Sendung gibt’s einmal im Monat eine Stunde. Das heißt ich muss mich mit meinen Kolleginnen und Kollegen, sozusagen, immer nur einmal im Monat auf eine Sendung vorbereiten.

Danda: Und es gibt nicht nur in Freiburg ein Freies Radio, sondern in verschiedenen Städten in Deutschland und die tauschen auch die Sendungen aus, zum Teil. Es gibt auch eine Sendung, die das Freiburger Radio jeden Tag abspielt. Und das machen verschiedene Radios so.

Çetin: Wie funktioniert das?

Danda: Es gibt eine Homepage, da werden die Sendungen darauf geladen und man kann sich die Sendungen eben runterladen, wenn man Lust hat.

Markus: Auch gebaute Beiträge eben. Also, es gibt manchmal z.B. in Freiburg einen Vortrag, für mich wäre es dann z.B. ein Vortrag zu einem Flüchtlings- oder Asylthema, den haben wir dann aufgenommen und haben ziemlich viel Zeit mit Schneiden verbracht und dann senden wir ihn dann aber nur einmal in dieser Sendung. Aber in anderen Städten freuen sich ja andere Radiosender, andere freie Radiosender, wenn sie vielleicht auch diesen Beitrag von diesem Vortrag bekommen können, weil der Vortrag ja nur in Freiburg stattgefunden hat. Dann laden wir diesen Vortrag auf diese freieradios.net Seite hoch, beschreiben ihn auch, machen noch eine Überschrift und erklären, um was es geht und dann können andere Leute bei anderen freien Radios schauen, ob sie ihn den vielleicht auch senden wollen. Andererseits schauen wir auch manchmal – also wir machen nicht immer alle Beiträge alleine – schauen wir auch mal auf dieser Seite nach, ob es zu einem derzeit wichtigem Thema vielleicht einen Beitrag schon von einem anderen gibt. Also im Prinzip arbeiten alle freien Radios zusammen.

Danda: Das Bündnis gegen Abschiebung. Also, das Südbadische Aktionsbündnis gegen Abschiebung (SAGA) ist eine Gruppe, die gibt es seit circa 20 Jahre. Wir machen Asylberatung – zwei Mal in der Woche für Flüchtlinge, oder auch Leute, die andere Probleme haben, aber Ausländer sind. Ansonsten gibt es auch politische Themen, die wir bearbeiten. Zum Beispiel haben wir neulich haben wir eine Aktionswoche gemacht zum Thema: Rassismus und Polizeigewalt und haben so eine kleine Broschüre herausgegeben zu dem Thema, und Vorträge gehalten und Leute eingeladen, die in anderen Städten Erfahrung mit diesem Thema gemacht haben. Und es gibt eben einen Sendeplatz einmal im Monat im Radio Dreyeckland.

Tanja: Dieser unabhängige Verein veranstaltet eben Informationsveranstaltungen, Demonstrationen. Es gibt kostenlose Sprach- und Computerkurse. Es gibt Begleitung zu Gerichtsverhandlungen usw. Und ein Teil ist eben auch das SAGA Radio.

Markus: Genau und das SAGA Radio wird einmal im Monat gesendet, immer am 3. Dienstag im Monat. In der Themenwahl sind wir eigentlich ziemlich frei. Ich bin bei SAGA Radio weil ich früher sehr lange bei SAGA Beratung gemacht habe, auch Rechtsberatung für Flüchtlinge. Und bin so zum Radio gekommen. Ja, in der Themenwahl sind wir ziemlich frei, es gibt sehr meistens sehr aktuelle Themen. Zum Beispiel neulich die Dublin 2 Verordnung der EU, die die innenpolitische Grundlinie der EU vereinheitlich und auch Abschiebungen und die Koordination von Abschiebung unter den Ländern erleichtert. Als ein Beispiel für ein Thema.

Çetin: Was ist deine Aufgabe da im Radio? Was machst du da genau?

Markus: Direkt im Radio habe ich keine Verwaltungsaufgabe oder so. Wir haben nur einen Sendeplatz. Wir sind gerade vier Leute, die die Sendung machen und haben halt jeden Monat eine Stunde. Das heißt, wir überlegen uns dann was machen wir in dieser einen Stunde. Was sind die aktuellen Themen. Oft gibt aktuelle Themen, die direkt in Freiburg stattfinden, z.B. die zunehmende Abschiebung von Roma-Flüchtlingen, die abgeschoben werden sollen in ein immer noch sehr unsicheres Gebiet im Kosovo, wo sie immer noch sehr stark diskriminiert werden, was auch von der UNO z.B. anerkannt wird, aber eben nicht von den Behörden in Deutschland. Die fangen jetzt an abzuschieben und wollen verstärkt abschieben. Vor allem seitdem wir die neue Regierung, die konservative, in Deutschland haben. Da haben wir dann z.B. Interviews von Betroffenen in Wohnheimen gemacht, als ein Beispiel für ein Thema in Freiburg, wo wir direkt die Leute interviewen. Ansonsten informieren wir manchmal nur mündlich über neue Regelungen und neue Gesetze. Und wir spielen auch Musik, weil wir glauben, dass die Leute nicht eine Stunde am Stück zuhören können. Darum gibt es auch immer Musik zwischendrin. Wir versuchen immer so eine halben Stunde Text oder Informationen zu machen, eine halben Stunde Musik. Wobei es auch immer mal sein kann, das es mehr Text und Informationen wird, wenn es eben viele wichtige Themen gibt, aus unserer Sicht.

Meine konkretere Aufgaben sind eben, mit den anderen, je nach dem, es kann sein, wir fassen nur Themen zusammen und erzählen es dann den Leuten, oder es kann sein, wir machen Interviews. Das bedeutet dann das man meistens dann noch am Computer schneiden. Manchmal wir laden vom Freienradios-Netz Beiträge runter. Wir überlegen uns welche Musik passt dazu. Wir teilen das meistens auf, weil z.B. die Leute nicht immer alle Zeit, haben zur Sendung wirklich da zu sein. Aber es müssen auch nicht immer vier Leute in der Sendung da sein. Es reichen zwei und es geht auch mal alleine. Wichtig ist vor allem, dass vor der Sendung z.B. jemand Zeit hat einen Vortrag aufzunehmen, jemand anderes sich die Zeit nimmt, diesen zu schneiden. Und es untereinander koordiniert wird. Wir machen meistens ein Redaktionstreffen, je nach dem, manchmal auch nicht, wenn wir schon wissen was wir berichten, emailen wir uns und koordinieren es eben so, weil viele von uns auch einige andere Sachen machen, und darum nicht so viel Zeit haben für viele Redaktionstreffen. Was ja auch nicht so schlimm ist, da wir eben nur eine Stunde füllen müssen und ja auch nicht so ewig lange Berichte machen, sondern immer nur die Hauptinformation, das Wichtigste den Leuten erklären wollen

Tanja: Bevor ich nach Istanbul kam, habe ich eben auch mitgemacht bei dem Radio. Was ich noch sagen wollte zu der Informationsbeschaffung. Dass es eben sehr praktisch ist für die Radiosendung, dass die Leute auch Kontakt haben zu dieser Flüchtlingsgruppe, weil man dort ganz oft über akute Probleme erfährt, über Veranstaltungen, die stattfinden, über persönliche Schicksale, und auch an Kontakte kommt und man diese Dinge eben sehr gut verwenden kann, für die Sendung.

Çetin: Kann man das Radio auch über das Internet hören?

Markus: Ja, es gibt zusätzlich zur einen FM-Frequenz einen Livestream auf der Internetseite von Radio Dreyeckland. Der läuft immer, der Livestream, also man kann immer genau das hören, was gerade im Radio läuft, auf www.rdl.de und wir senden immer am dritten Dienstag im Monat von 19-20h.

Çetin: Was ist ihr Ziel mit dem Radio und wie erreicht ihr das Ziel? Klappt es, das Ziel zu erreichen?

Markus: Ein Ziel ist es auf jeden Fall, eben auch über Aspekte und Seiten des Themas Flucht und Migration zu berichten. Also über Aspekte und Seiten zu berichten, die in den Mainstreammedien nicht berichtet werden. Wir haben in Deutschland eine ziemlich schlechte Berichterstattung über das Thema Flucht und Migration, und wenn dann sehr polemisierend, also oft gegen Flüchtlinge, oder oft werden sie als Sozialschmarotzer dargestellt, die nur kommen würden, um Geld vom Staat zu wollen, oder ähnliches. Es wird nicht das ganze Thema ausführlich bearbeitet. Das ergänzen wir eben, indem wir die anderen Seiten auch berichten und auch über die Dinge berichten, die eben nicht in den normalen Zeitungen stehen und auch nicht in den Fernsehsendern kommen.

Ich würde sagen, wir erreichen das Ziel. Aber wie am Anfang bereits erwähnt, nicht so gut wie ich es gerne hätte, weil Radio Dreyeckland ja nicht diese gute Sendefrequenz bekommt. Man kann Radio Dreyeckland direkt in der Stadt von Freiburg nur hereinbekommen, wenn man ganz genau an der Frequenz geht und weiß, dass man sie finden will. Um Freiburg herum, das ganze Umland, hat es eine bessere Verfügbarkeit bekommt. Das würde ich mir wünschen, dass Radio Dreyeckland irgendwann diese bessere Frequenz bekommt vom Staat.





Devamı »

Read more...

25 Ocak 2010

Tekel İşçileri: Ekmek’i İsterken Hakikati Fethetmek

Eren



Herkes hedefini çok iyi bildiği ve yöntemini belirleyebileceği kendi mücadelesine katılarak devrimci süreçte yerini alır. Elbette proletaryanın müttefiki olarak; çünkü iktidarın bu şekilde uygulanıyor olması kapitalist sömürüyü sürdürmek içindir. Özellikle kendisine nerede baskı uygulanıyorsa orada mücadele ederek proletarya devrimi davasına gerçekten hizmet eder herkes. Kadınlar, mahkumlar, kura erleri, hastanelerdeki hastalar, eşcinseller, kendi üzerlerinde uygulanan iktidarın, zorlamanın, denetlemenin özel biçimine karşı şimdi spesifik bir mücadeleye başladılar. Günümüzde bu mücadeleler devrimci mücadelenin parçasıdır, yeter ki en fazla bir el değişikliğiyle aynı iktidarı düzenlemeye kalkışmasınlar. Proletaryanın devrimci hareketinin kendisi de her yerde aynı iktidarı sürdüren bütün denetim ve zorlamalarla mücadele etmek zorunda olduğu ölçüde bu hareketler de proletaryanın devrimci hareketiyle ilişkilidir.
Michel Foucault

Ekmek ve Hakikat

Liberter düşüncenin öncülerinden Pyotr Alekseyeviç Kropotkin, Ekmeğin Fethi kitabında işçinin, insanlığın ortak mirasındaki hakkını istemesinin, bu hakka sahip olmasının zamanının çoktan gelmiş olduğunu söyler.[1] Bu kitabın yayımlanışından geçen yaklaşık yüzyıla yakın süreçte ekmeğin fethi için verilen mücadelelerin önemini yadsıyamayız. Tekel İşçileri’nin durumuna katı bir emek-sermaye çelişkisi paradigması veyahut sınıf siyaseti gözlüğü ile bakmaktan öte Ankara’nın göbeğinde yaşanılan dayanışma ve direnişin mahiyetine odaklanmakta fayda var. Türkiye toplumunun aslında böylesine lokalize olmuş bir deneyimle bile kendine gelebileceğini öngörebiliriz miyiz? Hiçbir zafer mutlak değilse bile yaşananlar bizlere bir şeyler öğretecektir. Bu, tarihin esaslı defterinde adalet ve özgürlük için mücadele hanesine eklenir. Paris Komünü’nü yaratan şartları sadece o gün içinde olup bitenlerle değerlendirebilir miyiz? Bu yüzden direniş sürecinde Tekel İşçileri’nin “asıl açılımı biz yaptık” demeleri boşuna değil. Türkiye’nin muktedirlerinin işsizlikle beraber yarattığı onca siyasal-kültürel-toplumsal sorun halının altından bir bir fırlarken “ev sahibi” olarak iktidarın tüm pişkinliğine rağmen şaşkına döndüğü kesin. Bir tarafta Kürt işçiler direniş alanında anadillerinde türküler söyleyip halay çekerken, diğer tarafta çoğu AKP’ye oy vermiş işçilerin solcu öğrencilerle 4/C üzerine giriştikleri siyasi tartışmalar kulağımıza çalınıyor. Üniversitelerden, sol partilerden, bağımsız bireylerden, çevredeki esnaftan gelen destek şimdiye kadar yaşanan işçi direnişlerinden farklı olarak iktidara karşı mücadelenin çoklu temelini oluşturuyor.

Son seçimlerde MHP’ye oy vermiş Amasyalı bir Tekel işçisinin, kendileri için yardıma koşan solcu öğrencilerin çok sigara içmelerine üzüldüğünü söylemesi bile mücadelenin açtığı iktidar karşıtı yarığı bize göstermiyor mu? Binlerce fraksiyona bölünmüş sol siyasetin farklı formasyonlarından Ankaralıların, Feministlerin, ÖDP’nin, TKP’nin, Halkevcilerin, Sosyalist Parti’nin, İGD’li gençlerin, Öğrenci Kolektifleri’nin, Akademisyenlerin, Anarşistlerin orada, iktidara karşı mücadelede saf tutması salt bir sınıf siyasetiyle açıklanabilir mi? Bu tüm şaşkınlıklar ertesinde Türk-İş Başkanı Mustafa Kumlu’nun sanki yeri gelse grevi sonlandırmak isteyebileceği kanısına kapılmıyor da değiliz hani. Sendika eve dönme kararı alsa bile işçilerin bu hareketin öznesi olduklarına dair inançları o kadar yüksek ki sendikayı aşan bir direniş siyasetini gündeme taşıyorlar.[2] Aslında bu bize başka bir felsefi tartışmayı açıyor. İşçiler adına konuşabilir miyiz ya da konuşmak ne derece doğru? Burada sendikaların, sivil toplum örgütlerinin, sol partilerin, kişilerin, kurumların yapabileceği en doğru şey işçilerin seslerini her türlü enformasyon kanallarına iletebilmek. Sokaktaki dayanışmayı, enformasyonun iletiminde de sağlamak, iktidarın manipülasyonuna karşı kitle iletişim araçlarını doğru ve yerinde kullanmak. Sendikacıların değil, işçilerin kendi sorularını sormasına, konuşmasına ortam yaratmak gerekiyor. Bizim söyleyeceklerimiz hem işçiler adına konuşmanın temsiliyetini yaratırken hem de iktidar onlar adına konuşmamızdan dolayı kendi lehine grevi kırma planları yapacaktır. Muktedirlerin orada işçilerden çok, eylemcilerin olduğuna dair söylemi kamuoyunda gündeme gelmesi böyle bir enformasyondur. Şunu kabul etmeliyiz ki iktidarın elindeki enformasyon araçları bizden daha güçlü, hızlı ve yaygın. Ama bu demek değildir ki iktidar her zaman kazanmakta muktedirdir. Belki bu soruları sormaya başlamak bile direnişe düşünsel anlamda naçizane destek sunacaktır. Bu yüzden direniş alanındaki sendikaların, siyasi partilerin, sol fraksiyoner yapıların işçilerin önüne geçmemeleri gerekmektedir. Esas olarak orada konuşması ve söz alması gerekenlerin işçilerin bizzat kendileri olduğu akıldan çıkarılmamalıdır. Eğer stratejiler doğru geliştirilemezse iktidar işçilerin yaptıkları bu direnişi hem cebirle hem de mevzuatla yerle bir edebilir. Gerçekten de bu konumlanmalar/süreçler/stratejiler grev alanında gözardı ediliyor olabilir mi? Bu sorunun cevabını tam olarak bilemesek de bunu şöyle öngörmemiz mümkün: Türk İş Genel Merkezi, Tek Gıda-İş Genel Merkezi ve Tek Gıda-İş’in Ankara’daki üç şubesine gönderilen tebligatta sendikanın Sakarya Caddesi’nde yaptığı eylemde kurulan çadırlara müdahale edilebileceği duyuruldu. Çadırların, direniş sırasında yakılan ateşin ve gürültünün şehir hayatını olumsuz etkilediği iddia edilerek aksi halde sendikacıların yaşananlardan sorumlu tutulacağı devletin baskı aygıtı polisle bildirildi. Bir Tekel işçisinin söylediğine göre polis, direniş alanı yakınındaki işyeri sahiplerine, işçileri, sendikayı şikayet etmelerini tavsiye ediyormuş. Bu tür kumpasların sonunda iktidar tarafından Tekel direnişinin kırılması “huzur”, “temizlik”, “özel mülkiyetsevicilik” gibi kavramlar eşliğinde süslenmiş olacak…

Michel Foucault ve İşçiler

Tekel işçileriyle dayanışmayı sürdürürken yazının üst kısmında bahsettiğimiz işçilerin konuşmasına olanak sağlamak mevzusunu Michel Foucault’nun entelektüelin siyasi işlevi bağlamında değerlendirmek mümkün. Michel Foucault’nun Fransa’da Billancourt’daki Renault fabrikasında işçi José ile söyleşisinde entelektüelin rolü, işçinin bilincini oluşturmak değil, işçide zaten var olan bilincin, bilgisinin enformasyon sitemine girmesini, yayılmasını ve sonuç olarak olup bitenlerin bilincinde olmayan insanlara ve diğer işçilere yardım etmesini sağlamaktır Türk-İş’in Tekel İşçilerini sanki alttan alta “satacak”mış havası verdiğini hissediliyor ve grevin ilk günlerinde Türk İş Başkanı Mustafa Kumlu’ya karşı da duran işçiler olduğu aşikâr. Ayrıca Sakarya Caddesi’ndeki Türk-İş Genel Merkezi bir şekilde dolaylı olarak işgal edildiğinden, açlık grevleri devam ettiğinden, işçilerin sendikanın gücünü aşan siyasetinden, çeşitli sol grupların desteğinden dolayı sendikacıların bundan rahatsız olabileceği ve iktidarla dolaylı yoldan anlaşmalar yapabilecekleri de muhtemel. Michel Foucault, José ile söyleşisinin devamında sendika bürokrasisini işçinin sözünü kapmasından dolayı eleştiriyor. Foucault, sendika bürokrasinin emekçilerin düşünemediğini, karar verecek ve düşünecek olanın kendisi olduğunu ilke olarak dayatıp karar verme, düşünme ve hesaplama hakkını gaspettiğini söylüyor. Aynı zamanda sendika bürokrasisinin hem kendiliğinden hem bilinçli olabilecek işçi eylemini engellemeyi kendine görev edinip, bu deneyimin ikiye bölünmesinden itibaren patrona hizmet edebileceğini belirtiyor.[3] Michel Foucault ve arkadaşlarının 1970’lerde Dayanışma Sendikası’na verdiği destek, sendikacılar gibi Polonyalı işçiler adına toplumsal, ekonomik, siyasi teorilerle bezenmiş bir söylemi dile getirmek yerine, kendi koşullarını ve taleplerini dile getiren işçilerin pratik ihtiyaçlarına cevap veren bir katkıya dönüşmüştür.[4]

Sokak ve Direniş

Sakarya Caddesi’ndeki esnaf, işçilere geceleri yer sağlayarak, kendi pankartlarını açarak, hal hatır sorarak Tekel işçilerine desteğe ve dayanışmaya devam ediyor. Direniş sürerken birçok ayrıntıyı gözden kaçırmamak lazım. Özellikle işçilerin futbol takımlarından üniversite öğrencilerine dek kendiliğinden gelişen bir destek komitesine sahip olmaları dayanışmanın gücünü daha da artırıyor. Tekel İşçileri’nden bir grup, geçtiğimiz yılın sonunda ODTÜ’nün güvenliğini polise devreden Jandarma’nın boşalttığı alanı işgal eden ODTÜ’lü öğrencileri ziyaret etti. Bu karşılıklı paslaşmalar Türkiye tarihinde benzer ittifakların örülmesinde önemli bir yer teşkil ediyor. Hatay’dan, Amasya’dan, İzmir’den ve daha birçok ilden gelen Tekel işçileri Ankara’da sizi ev sahibi gibi karşılıyor artık. Hoş geldiniz diyorlar. Konuşmak, sohbet etmek, güçlenmek, güç vermek, dertlerini anlatmak istiyorlar. Tekel İşçileri, ne kadar dirayetli olurlarsa olsunlar ulusal ve uluslararası arenadan ne kadar destek ve dayanışma görürlerse görsünler yoruldular. Bunu unutmamalıyız. Ankara Üniversitesi’nde geçen sene özel bir yemek şirketine bağlı çalışan Tadal İşçileri’nin Cebeci Kampüsü yemekhanesindeki işgal ve grevine sabaha karşı baskın yapan polisin sertliğini ve uyanıklığını hatırlamak lazım. Şimdi hep beraber iktidarın dolaylı ve doğrudan şiddetini teşhir edecek ve önleyecek stratejileri düşünme zamanı…




______________
Notlar

1 Pyotr Alekseyeviç Kropotkin (1999). Ekmeğin Fethi. Çev. Mazlum Beyhan. Ankara: Öteki Yayınevi. s.59.
2 “Ağaç bile kaderine hükmetmeye çalışır.” Express dergisinin 01 Ocak – 15 Ocak 2010 tarihli, 102. sayısında Tekel İşçileri’yle yapılan mülakatlar Tekel direnişine anlam katıyor.
3 Michel Foucault (2005). Entelektüelin Siyasi İşlevi. Çev. Işık Ergüden-Ferda Keskin-Osman Akınhay. İstanbul: Ayrıntı Yayınları. ss. 40-41/ 43-45.
4 A.g.e. s.12.
______________

350 gram: Tekel İşçilerin sesini duyurmak adına Sendika.Org’un her akşam saat 20.00’da internetten “Canlı Yayın” yapmasını da önemli bir direniş mekanizması olarak görüyoruz. Radikal/alternatif medya deneyimini, ilk olarak 1999’da Seattle’da Dünya Bankası’na karşı gösteriler ve çatışmalar devam ederken eylemcilerin haberini tüm dünyaya geçen INDYMEDIA ile tanımıştık. Şu adresten tüm dünyadaki Indymedia’nın sunucularına bağlanılabilir: www.indymedia.org


Devamı »

Read more...

24 Ocak 2010

KARDAK KAYALIKLARI KİMİN?

Eren


Alexis Grigoropoulos için

Muğla’dan Bodrum’a, Bodrum’dan yaklaşık yarım saat sonra Turgut Reis’e, Turgut Reis’ten on dakika sonra da Gümüşlük’e varınca siyasal belleğinize sokulan eski bir olayı hatırlamanız muhtemel: Kardak Krizi. Bu sİnİr krizinin 4,5 mil uzaklığındaki Gümüşlük beldesi, 1970’lerden bu yana özellikle sanatçıların çok uğrak yeri olan ve Bodrum’a çok yakın olmasına rağmen Bodrum’un hararetli şov dünyasının dışında kalan küçük bir yerleşim yeri. Gümüşlük sahilinden tepelere uzandıkça gözlerinizi artık işlemeyen ve bazıları Ademoğlu tarafından talan edilmiş yel değirmenleri kaplıyor. Gerçi biz Gümüşlük’ü başka bir yağmadan dolayı geçen senenin baharında yeniden hatırlamıştık: Tepelerinden birinde sanat-edebiyat akademisini yaşatmaya çalışan (Gümüşlük Akademisi) romancı Latife Tekin, Gümüşlük’te 3.500 yıllık Antik Myndos kentinin kalıntılarının bulunduğu, birinci dereceden arkeolojik ve SİT alanı olan ama, silah tüccarı bir işadamının elinde olan bu yerin kamulaştırılması için protestolar ve dayanışma etkinlikleri düzenlemişti. Bu hatırlamalar bitmeden yeni hezeyanlar kapımızı çaldı.

Tansu Çiller: “Bu Kayalıklar Kimin?”

Gümüşlük ahalisinde bu son olaydır derken 2009 yılının son aylarında traji-komik bir hikaye karşımıza çıktı: Yunanistan’ın Kilimli adasındaki milliyetçi Yunanlılar, Kardak Kayalıkları'na Google Earth'te Yunan bayrağı dikti. [1] Tabii Türk tarafı da bu sanal saldırıya gereken cevabı en kısa sürede verdi: Fotomontaj yöntemiyle kayalıklara Türk bayrağı dikip kayalıkların etrafına Zodyak ve SAT komandoları yerleştirdiler. [2] Oysa geçmişte Kardak’ta yaşanan olay çok basitti, “Figen Akat” isimli Türk bandırmalı gemi Kardak’ta 25 Aralık 1995’te karaya oturmuştu. Yunanistan da bu kazanın kendi karasularında olduğunu iddia ederek Kardak kayalıklarına asker yollayıp Yunan bayrağını dikti. Dönemin başbakanı Tansu Çiller, 1996 yılının Ocak ayının son günü adaya asker çıkarılması emrini, yine o dönemin Dış İşleri Müsteşarı ve şimdinin milliyetçi CHP milletvekili Onur Öymen’den aldığı bilgiye dayanarak verdi ve Batı Kardak’a çıkarma yapıldı, Türk bayrağı dikildi. Yıllar sonra o dönemin Dış İşleri Müsteşar Yardımcısı İnal Batu, Roma Büyükelçisi olduğunda bir açıklama yaparak Kardak gibi kayacıkların, kaya parçalarının ve küçük adaların aidiyetinin tartışmalı coğrafi formasyonlar olduğunu ve Kardak’ın ne %100 Türk devletinin ne de %100 Yunan devletinin olduğunu söyledi. Bizi savaşın eşiğine getiren bu kriz, aslında medyanın ve medya teknolojilerinin zerk ettiği milliyetçi hezeyandan ibaretti. Kardak Krizi’nde NATO ve Amerika devreye girmiş, iki ülkenin vatandaşlarının adaya girmesi yasaklanmış, sorun savaş çıkmadan yatıştırılmıştı. Pierre Bourdieu, Televizyon Üzerine adlı eserinin Önsözü’nde modern iletişim araçlarının yarattığı faşizan etkiyi gösterirken Kardak Krizi’ni örnek olarak vermektedir. [3]

İzleyici sayısını artırmak uğruna girişilen sınırsız rekabetin yol açtığı tehlikelerin en mükemmel örneğini, hiç şüphesiz, Yunanistan ile Türkiye arasında yakınlarda patlak veren bir olay oluşturmaktadır: küçük ıssız bir adacık olan Kardak kayalıkları dolayısıyla bir özel televizyon kanalının yükselttiği savaş çığlıkları ve seferberlik çağrıları üzerine Yunanistan’ın özel radyo ve televizyonları, günlük gazetelerin eşliğinde, milliyetçi bir çılgınlık mezatına, giriştiler; aynı izlenme-oranı [audimat/rating] rekabetinin mantığıyla sürüklenen Türk televizyon ve gazeteleri de kavgaya katıldılar. Yunan askerleri adacığa çıkarma yaptı, donanmalar harekete geçti ve savaş kıl payıyla önlendi. Türkiye ve Yunanistan’da ama aynı zamanda eski Yugoslavya, Fransa ya da başka yerlerde gözlenen yabancı düşmanlığı ve millyetçilik patlamalarındaki yeniliğin özü, belki de modern iletişim araçlarının, bugün, bu ilkel tutkuları sonuna kadar sömürme imkanlarını sağlamalarında yatmaktadır.

Bugün o dönemi yaşayan Gümüşlük sakinlerinden herhangi birisine Kardak’ı sorduğunuzda Kardak Krizi sırasında Gümüşlük sahilindeki askeri yığınağın büyüklüğünü anlatıyor. Her sene gelen haberlere göre Yunan adalarında ve Türk tarafında silahlanma ve bayrak yarışı bazen gizli bazen açıktan devam ediyor. Türkiye’de zorunlu din dersinden sonra lise öğrencilerine verilen zorunlu Milli Güvenlik derslerinde bu silahlanma yarışı “caydırıcılık” ilkesi olarak açıklanıyor. Kimsenin kaya parçalarından bile caymadığı günümüz devletler dünyasında silahlanma caydırıcılık, saldırı sanayisi savunma sanayisi olarak adlandırılıyor. Bugün Youtube’tan Google Earth’e uzanan mecrasında yeniden kıvılcımlanan uluslararası milliyetçilik-ırkçılık, ebedi muhalifler için Yunanlı tarihçi Antonis Liakos’un kitabına adını verdiği sorusunu akla getiriyor: Dünyayı Değiştirmek İsteyenler, Ulusu Nasıl Tasavvur Ettiler? [4] Devletlerin ve devletçiliğin kara bahtını İzmir-Urla doğumlu dünya ozanı Yorgo Seferis’in bir dizesiyle bitirmek mümkün:

“Biz ki bir şeyimiz yoktu, barışı öğreteceğiz onlara.” [5]




______________
Notlar

1 Kardak Kayalıkları haberlerde bazen kayalık bazen ada şeklinde ifade edilmektedir. Kardak, 40 dönümlük arazisi olan, yan yana ve iki ayrı büyük kayalıktan oluşmaktadır. Kardak’ın Yunanca adı IMIA’dır. İnsana benzer herhangi bir canlı yaşamamaktadır.
2 “Kardak’ta sanal savaş tam gaz.” Radikal gazetesi. 04/01/2010 tarihli internet haberi. Google Earth’e girdiğinizde hâlâ Yunan ve Türk fanatizminin izleri var.
3 Pierre Bourdieu (1997). Televizyon Üzerine. Çev. Turhan Ilgaz. İstanbul: YKY.
4 Antonis Liakos (2008). Dünyayı Değiştirmek İsteyenler, Ulusu Nasıl Tasavvur Ettiler?. Çev. Merih Erol. İstanbul: İletişim Yayınları.
5 Yorgo Seferis (1965). Destansı Öykü. Çev. Cevat Çapan. İstanbul: de Yayınevi.



Devamı »

Read more...

14 Ocak 2010

Aykut Çoban ile Çevresel ve Siyasal Adalet Üzerine Söyleşi

Mutlu - Barış - Eren



7 – 18 Aralık 2009’da Kopenhang’da düzenlenen Birleşmiş Milletler İklim Konferansı fiyaskoyla sonuçlandı. İklim değişikliğini önleyici, bütünlüklü ve bir yaptırım sunan anlaşmaya varılamadı. İklim değişikliği sorunu gelişmiş kapitalist ülkelerin ağzında sakıza dönüştü sadece. Fakat toplantılar sürerken Kopenhag sokaklarında farklı siyasal düşünceden yüz binlerce eylemci seslerini yükseltmeyi başardı. Özellikle eko-eylemciler, değişik içerikte oturumlar düzenleyip dünyanın girdiği bu ekolojik krizi sokağın sesiyle birleştirmek istediler. Bu sürecin yansıması Türkiye’de daha yeni yeni algılanırken mücadeleye naçizane bir destek sunalım dedik: İklim değişikliğinden GDO’lu ürünlerin dağıtımına, sol hareketin ekolojik sorunlara bakışından nasıl bir örgütlülük yaratılması gerektiğine dair kafa karışıklıklarımızı Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden Aykut Çoban’la paylaştık.


Bazı bilim-insanları "organik ürün"lerin ekimi için daha çok toprağa gereksinim duyulmasına karşılık, daha az toprakta daha çok verim sağlayan GDO’lu ürünlerin küresel açlığa çare olabileceğini öne sürüyorlar. Ekim ayı sonunda Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı tarafından yayımlanan GDO yönetmeliği konusunda ne düşünüyorsunuz? Bu meseleyi hukuki ve “etik” açıdan değerlendirebilir misiniz?

26 Ekim 2009 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan Gıda ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerinin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol ve Denetimine Dair Yönetmelik (http://www.mevzuat.adalet.gov.tr/html/30026.html), GDO’lu ürünlerle ilgili denetim getirmesi bakımından olumlu karşılanabilir. Çünkü daha önce denetimsiz olarak yurda girdiği anlaşılan GDO’lu ürünler bu sayede bir düzenleme konusu olmuştur. Bununla birlikte, yönetmelik, pek çok boşluk, belirsizlik ve sorun içermektedir. Gıda ve yem olarak ülkeyi GDO’lu ürünlerin istila etmesine olanak tanıyan, yarım yamalak bir düzenlemenin olması mı, yoksa hiç düzenleme yapılmamış olması mı daha iyidir, karar vermek zordur. Ayrıca, biyogüvenlik konusunda daha önce bir yasa hazırlığı varken, yangından mal kaçırırcasına bir yönetmelik çıkarılmış olması yönetmelikle ilgili kuşkuları artırmaktadır. Yönetmeliğin çıkarılmasının üzerinden bir ay geçmeden çeşitli hükümlerinin değiştirilmiş olması, alel acele bir düzenleme yapıldığını göstermektedir. Bu değişiklikle yönetmeliğin bazı maddelerinin uygulanması Mart 2010’a bırakılmıştır. Bir başka deyişle, GDO’lu ürünlerin risk değerlendirmesinin yapılmasına Mart 2010 tarihinde başlanacak, ama riskli olup olmadığını bilmediğimiz ürünler bu tarihe kadar ülkeye sokulabilecektir. Bu bile, idarenin, GDO’nun ülkeye serbestçe girmesini, “GDO ve ürünlerinin, genetik değişiklikten dolayı, insan, hayvan ve bitki sağlığı, biyolojik çeşitlilik ve çevre üzerinde, doğrudan veya dolaylı, derhal veya gecikmeli sebep olabileceği risklerin ve risk kaynağının olumsuz etkiye sebep olma potansiyeli”nden daha önemli gördüğünün işaretidir. Kargaşa bu kadarla da kalmamıştır. Yönetmelikle ilgili açılan davada Danıştay Onuncu Dairesi, önce, yasal dayanaklarının yetersiz biçimde gösterildiği ve düzenlenen konunun çerçevesinin çizilmediği gerekçesiyle, yönetmeliğin yürütmesinin durdurulmasına karar vermiş; ardından, bu karara yapılan itirazı yerinde gören Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, idarenin düzenleme yapma yetkisinin bulunduğu ve yönetmeliğin yasalara aykırılığının tek tek maddeleri bakımından incelenmesiyle anlaşılacağı düşüncesiyle yönetmeliğin uygulanmasının yolunu açmıştır (http://www.turkiyeyembir.org.tr/danistaykr.doc). Bu sırada ise, 15 Aralık 2009 tarihinde, bu kez, Biyogüvenlik Kanunu Tasarısı, TBMM Başkanlığı’na sunulmuştur (http://www2.tbmm.gov.tr/d23/1/1-0789.pdf). Yönetmeliğin yayım tarihi ile tasarının sunulması tarihi arasında bir buçuk aylık bir süre vardır. Tasarı yoldaydıysa, tasarıdan kısa bir süre önce, hem de önemli maddelerinin yürürlüğü Mart 2010’a ertelenen bir yönetmelik çıkarmayı, kamu yararı ile açıklamanın olanağı yoktur.

GDO’lu ürünlerin ülkeye sokulması, toplumsal ya da ekolojik açıdan nasıl bir gereksinmeden kaynaklanmıştır sorusunun yanıtını, siyasal iktidarın vermesi gerekir. “Bunlar zaten giriyordu, denetimli biçimde girmesi için düzenleme yapılmıştır” biçiminde bir gerekçe, gümrüklerine bile egemen olamayan egemen bir devletin engel olamadığı bir süreci hukuka uydurması anlamına gelecektir ki, bu durum, o devleti idare edenlerin içine düştükleri acizliğin bir ifadesi olarak değerlendirilebilir.

Kimi GDO’lu ürünlerin insanlarda alerjik etkileri, herbisit dirençli bitkilerden elde edilen yemlerle beslenen hayvanların etlerinde herbisitlerin birikmesi, yaban türlerin yok olması, gen kaçışı gibi nedenlerle biyoçeşitliliğe yönelik tehditler, toprağın verimliliğinin bozulması vb. gibi, toplum ve çevre açısından riskli organizmalar ve ürünlerin ülkeye girmesini serbestleştirme konusunda bu kadar telaşın, acelenin ve karmaşanın varlığı bile, GDO konusunda hükümetin düzenleme çabalarına kuşkuyla yaklaşmak, bunları dikkatle izlemek ve toplumsal bir uyanıklılık hali geliştirmek için yeterlidir.


Birleşmiş Milletler İklim Konferansı 7 – 18 Aralık’ta Danimarka’nın Kopenhag şehrinde yapıldı. Şimdiye kadar iklim değişikliğine binaen birçok protokol (1992 BM İklim Değişimi Çerçeve Antlaşması, 1997 Protokolü, Kyoto Protokolü) imzalanmış olmasına rağmen sera gazı salımları azalmaktan çok 1990’dan bu yana %10 artmış durumda. ABD’nin başrolünde küresel bir tehditle ve vurdum duymazlıkla karşı karşıyayız. G8 olarak nitelendirilen büyük kapitalist ülkeler başta olmak üzere iklim değişiminin getirdiği bu süreç bir an önce dikkate alınmazsa, ekolojik yıkım sonucunda ortaya çıkacak kirlilik ve artan maliyetler hem doğaya hem yoksullara daha büyük zararlar verecek. Yaşanabilir bir dünya için küresel ve yerel düzeyde nasıl bir “yasal” düzenlemeye ihtiyaç var? Türkiye ölçeğinden bakınca bu durum bize ne söylüyor?

İklim değişmesi sorununu çözüme kavuşturmanın yolu, bir sonraki sorunun yanıtında da işaret edeceğim gibi, kapitalist üretim tarzını yıkmaktır. Bunun nedeni, yapılacak bir yasal düzenlemeyle, tek tek insanların, örneğin, enerji tasarrufu vb. gibi önlemleri kitlesel biçimde uygulamalarını sağlamanın beyhude bir çaba olacağını ileri sürüyor olmamla ilgili değildir. Kabul etmek gerekir ki, bu gibi önlemler az da olsa işe yarayabilir. Ama sorunu çözmez. Çünkü kapitalizm, üretimi ve tüketimi sürekli olarak artırmaya dayalı bir düzendir. Böyle bir yapıda, şurada karbon salımı tasarrufu sağlasanız bile başka yerde, salımı artıran başka bir etkinlikte bulunmaya devam edersiniz. Sermaye birikiminin kesintisiz sürmesine dayalı bir yapı, bunu gerektirir. Böyle olduğu içindir ki, bir yandan kapitalizmi korurken beri yandan sorunu gerçekten çözecek bir iklim politikasının araçlarını ortaya çıkarıp uygulamak birbiriyle çelişecektir. Hem kapitalizme hem de iklim sorununun çözümüne, bunların ikisine birden ayna anda sahip olamayız. Bu, hem kuramsal olarak böyledir hem de Kyoto Protokolü’nün ve Kopenhag görüşmelerinin pratikte gösterdiği örnek bakımından böyledir. Karbon salımını azaltacak düzenlemelerin sıkılaştırılması ve uygulanması için çaba gösterilmesine karşı bir görüş ileri sürmüyorum. Toplumsal eylem ve uluslararası ölçekteki çabaların siyasal çerçevesinin, Kyoto rejiminin salım azaltımı araçlarıyla sınırlanmasının, sorunun çözüme kavuşturulmasını sağlamayacağını vurguluyorum. Karbon salımını azaltmaya yönelik daha sıkı önlemler, daha katı yasal düzenlemeler, yaptırıma bağlanmış uluslararası rejimler için mücadele edilmesi, ancak emek ve doğa sömürüsünün olmadığı başka bir dünya için verilen bir siyasal mücadelenin parçası olduğu sürece/ölçüde, iklim sorununun çözülmesi yolunda bir kilometre taşı olarak anlam taşır.


Türkiye’de "Sol"un çevre sorunlarına yönelik ilgisini/ilgisizliğini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Duncan Thompson’un kaleme aldığı New Left Review dergisinin tarihi konusunda, Pessimism of the Intellect adlı kitap hakkında bir değerlendirme yazısı yazan James Heartfield, dergi ile ilgili şu noktaların altını çizer: -Öğrenci hareketi gibi, üçüncü dünyacılık gibi, sol liberalizm gibi yükselen bazı muhalif hareket ve düşüncelerin peşinden gitmek, ama işçi sınıfını sosyalist mücadelenin aktörü olarak ele almamak. -Marx’ın ekonomik analizlerini güncel değerlendirmelerle zenginleştirme çabası içinde olmamak, dolayısıyla ekonomik analizi ihmal etmek ve siyasal strateji üzerinde odaklanmak. -Kuzey İrlanda’daki muhalefeti ve IRA hareketini sürekli olarak göz ardı etmek ve Kuzey İrlanda’daki baskı ve zulmü görmezden gelmek. -Kendilerini içinde değil de dışında gördükleri sol harekete müdahale etme, etkileme ve onu saflarına çekme çabası içinde olmak. (http://forth.ie/index.php/content/article/review_pessimism_of_the_intellect/#ixzz0Z1O5ujG1).

Biliyorsunuz, genelleştirmeler tehlikelidir. Türk solunun pek çok örgütlü bileşeni vardır. Örgütlü yapılar için değilse bile, sanırım Türk sol entelektüellerinin önemli bir bölümü için Heartfield’ın vurguladığı noktaların Türkiye koşullarında geçerli olduğunu düşünmek yönünde bir genellemenin tehlikesi göz ardı edilebilir. Buradan giderek, sol entelektüellerin, ekolojik sorunlarla kurduğu ilişkinin ana hatlarını da belirleyebiliriz. Birincisi, sınıf mücadelesine uzak durulduğu gibi, ekolojik sorunlarla işçi sınıfı mücadelesi arasındaki kuramsal paralelliklerin kurulması konusundaki başarısızlıktır. İkincisi, ekolojik sorunları, kapitalist üretim biçiminin bağlamına yerleştirmek konusunda yetersiz kalınmasıdır. Bu yalnızca sol entelektüellerde görülen bir eksiklik değildir, genel olarak ekolojik mücadelenin bileşenlerinin de ortak kusurudur. Örneğin, iklim değişmesinin nedeni, sera etkisi yaratan gazlar değildir, bu ve benzeri gazların üretim ve tüketim örüntülerini koşullayan kapitalist üretim tarzıdır. Ekolojik sorunlarla ilgilenenler, Marx’ın kapitalizm analizine burun kıvırmakta; kapitalizm analizine ilgi gösterenler bunun önemli bir unsuruna dönüşen ekolojik sorunları görmezden gelebilmektedir. Birinci ve ikinci noktaların sonucu olarak, ekolojik mücadele de, “Atmosferdeki CO2 yoğunluğu 450 ppm mi yoksa 550 ppm’in altında mı olmalı?” biçimine dönüşen bir siyasal stratejiye hapsolmaktadır. Üçüncüsü, Kürt sorununa uzaklık, yalnızca bu sorunun toplumsal yönleri bakımından değil, çatışmanın yol açtığı, ormansızlaşmadan tutun, geçim kaynaklarının tahrip olmasına ve göçe kadar ekolojik yönleri bakımından da solun ve ekolojik mücadelenin gündeminde olmalıdır. Dördüncüsü, sol muhalefet ile ekolojik muhalefet ilişkisi birbirini dışlama üzerine kurulu olduğunda, ortak bir mücadelenin iki unsuru olmak yerine, rakipleşmektedir. Bu konuda yalnızca solu suçlamak doğru değildir; sol, kendisini dışında gördüğü ekolojik muhalefeti etkileyip sola devşirme derdindeyse, ekolojik muhalefet de aynı ölçüde dışında gördüğü sol muhalefeti, ya modası geçmiş bir sınıf mücadelesi olarak ya da devşirme alanı olarak mahkum etmektedir. Bir başka deyişle, sol, ekolojik mücadeleye ilgisizse, aynı ölçüde, ekolojik mücadele de solun mücadelesine ilgisizdir.


Türkiye’de de çeşitli alanlardaki ekolojik yıkıma (barajlar, suyun özelleştirilmesi, nükleer santraller, 2B yasası, GDO vb.) karşı nasıl bir örgütlülük yaratılmalı, neler yapılabilir?

Önceki soruya verdiğim yanıt, bu sorunun çerçevesini de çizmiş oldu. Nasıl bir örgütlülük olacağı, o örgütlülüğü yaratacak olan toplumsal iradenin inisiyatifindedir. Ancak en azından benim için şu açıktır: Sınıf mücadelesi ile ekolojik mücadele birbirinden ayrı, yalıtılmış, farklı iki mücadele alanı değildir. Emek ve doğa sömürüsü, kapitalist üretim ilişkilerinin sonucu olan sömürü, şeyleştirme, yabancılaştırma, sermaye birikimi amacıyla araçlaştırma sorununun, birbirinden ayrılmaz iki yönüdür.



______________

Doç. Dr. Aykut Çoban: Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kentleşme ve Çevre Sorunları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi. Aykut Çoban’ın yeşil siyaset ve ekoloji üzerine İngilizce ve Türkçe makaleleri için: kentcevre.politics.ankara.edu.tr/aykutcoban.htm




Devamı »

Read more...

28 Aralık 2009

ANTIFA mümkün mü?

Eren



Bugün her şeyiyle iyice karmaşıklaşan sol siyasetin acilen antifaşist mücadeleyi gündemine taşıması elzemdir. Dışlanma siyasetinin sokaklardan minübüslere, üniversite yurtlarından ilköğretim okullarına sızdığı bir toplumda, öğrenilen-öğretilebilir-öğretilmiş ırkçılığın yeniden-tesis edilmemesi için antifaşist mücadele sol siyasette temel bir konsensüse dönüşmeli. Bütün bu faşist rejimlerin altında yatan şey, solun o bildik, eski ABD emperyalizmi ve kapitalizm masalıyla açıklanamaz. Her derde “ABD karşıtlığı” deva değildir artık! Belki başöğretmenimiz olarak ABD’den her türlü militarizm ve sömürgecilik biçimlerini alıp kendi hava, kara, futbol sahalarımızda deniyor olabiliriz: bkz. Vietnam, Irak, Afganistan… Fakat, Antonio Negri ve Michael Hardt emperyalizm yerine imparatorluk kavramını boşuna kullanmıyordu [1].

İmparatorluk, modern kapitalizmin bir kavramı olan ‘emperyalizm’den farklı olarak biyo-iktidarın bir kavramına karşılık gelmektedir. “İmparatorluk kavramı birinci olarak uzamsal bütünlüğü etkili bir biçimde kuşatan, daha doğrusu bütün “uygar” dünyaya hükmeden bir rejim demektir. Toprak temelli hiçbir sınır onun hükümranlık alanını kısıtlayamaz. İkincisi, İmparatorluk kavramı fetihler sonucu ortaya çıkmış bir tarihsel rejimi değil, tarihi etkili bir biçimde askıya alan ve böylelikle mevcut durumu ebedilik şeklinde sabitleyen bir düzeni anlatır. (…) Üçüncüsü, İmparatorluk yönetimi toplumsal dünyanın derinliklerine uzanan toplumsal düzenin tüm katlarında faaliyet yürütür. İmparatorluk bir toprak parçasını ve bir nüfusu yönetmekle kalmaz, bizatihi içinde yaşadığı dünyayı yaratır (Hardt ve Negri, 2008).

Emperyalizmin her sathaya ve safhaya yayıldığı bu çağda kimliklerin yeniden hortlamasından değil, olsa olsa kimliklerin Freudyen anlamda bastırılanın bir geri dönüşünden bahsedilebilir. Neden mi? Baskının bu kadar yoğun yaşanıldığı coğrafyanın gayri-resmi tarihi yavaş yavaş yazılmaya başlıyor. Korkular, utançlar,
kekemelikler, konuşamadıklarımız, sustuklarımız bir bir barbarlığın sırrı dökülmüş aynasında kendini gösteriyor. Yüzyıllardır Alevilerin cemevlerini inanç merkezi olarak görmeyen ve onları sapkın olarak değerlendiren zihniyet, son seksen yıldır Kürtleri “makbul” olmaları konusunda sürekli törpülüyor. Alevileri evlerine kapatan (ki Aleviler yıllarca bir “bekçi” dikerek cemlerini evlerde gizli saklı yapmıştır) ve kimliklerini saklamalarını isteyenler, Kürtleri sokaklarda linç rejimiyle kıstırmayı ya da hapishanelerin soğuk ve kötürümcül boşluğuna atmayı istemektedir. Bugün artık ne yaparlarsa yapsınlar “taşlar” yerinden oynuyor ve bize ses veriyor [2]. Bu kadar lince, bu kadar örselenmeye ve şiddete karşın Diyarbakır’daki Türkçe bilmeyen bir kadın da üniversitedeki bir Kürt öğrenci de “dışlanmışlığının” acısını aynı şiddetle paylaşıyor. Tam bu noktada gözden kaçan bir şey ise, Alevilerle Kürtlerin birlikte hareket edebilecekleri antifaşist, antiırkçı mücadeledir. Alevilerin, Kürtleri birer Sunni ve Türk-olmayan olarak görmesi; diğer taraftan Kürtlerin, Alevileri Sunni-olmayan ve Türk olarak görmesi iki çelişkili nokta olarak önümüzde duruyor. Ama bu iki çelişkiyi ancak antiırkçı mücadele ile aşabiliriz. Bunu sağlayacak zeminde fraksiyoner olmayan, modern kapitalizmin ve militarizmin yarattığı bütün yapıları dikkatlice analiz eden antiırkçı ve antiotoriter bir sol oluşumdur. Bu oluşumun en temel noktası belli konsensüslerde birlikteliği (Çatı Partisi demiyorum bakın!) kabul edecek ve farklarını diyalog zemininde değerlendirecek bir örgütlenmeden geçmektedir. Ufuk Uras’ın BDP’ye kendisinin bizzat gidip katılımı önemlidir. Ufuk Uras bu hareketiyle sol “hükümran öznenin” EV tasavvurunu ters yüz etmiştir çünkü [3]. Alevileri, Kürtleri, kadınları, öğrencileri, eşcinselleri, sokaktakileri, işçileri, anarşistleri, işsizleri, sosyalistleri hep kendi EVimize çağırmaktan vazgeçmeliyiz artık! Madunların ve mağdurların EVlerine gitmeye bakalım hep beraber..



______________
Notlar

1 Hardt, M. ve Negri, A. (2008). İmparatorluk. Çev. Abdullah Yılmaz. İstanbul: Ayrıntı Yayınları. ss. 20-21
2 Taşlar diyince aklımıza hem Diyarbakırlı hem Filistinli çocukların taşları geliyor. Gilles Deleuze’ün ilk İntifada’nın (1987) peşi sıra Al-Kamer adlı mecmuada 1988 yılında yayımlanan “Stones” adlı yazısının son paragrafı şöyle bitiyor. “İsrail, ilhak ettiği topraklarla, işgal ettiği bölgelerle, yerleşimcileri ve yerleşim bölgeleriyle ve kaçık hahamlarıyla nasıl muvaffak olacak? İşgal ile, sınırsız işgal ile: içerilerinden üstlerine yağan taşlar Filistin halkından geliyor, bize ne kadar mahsur bırakılmış olursa olsun dünyada borcun tersine döndüğü bir yer olduğunu hatırlatmak için. Filistinlilerin elleriyle fırlattıkları bu taşlar kendi taşları, kendi ülkelerinin yaşayan taşlarıdır. Borç her gün bir, iki, üç, yedi, on cinayetle ödenmez; borç, üçüncü şahıs anlaşmalarla da ödenemez. Üçüncü şahsı en nihayetinde aramaya gerek yok, her ölüm yaşayanlara bir çağrı yapıyor; Filistinliler, İsrail ruhunun bir parçası hâlini aldı. Filistinliler bu ruhun derinliklerine ses veriyor ve delip geçen taşlarıyla bu ruha azap çektiriyorlar.” Türkçe çevirisi için bkz. Deleuze, Gilles (2009). Taşlar. Çev. Emre Koyuncu. Tesmeralsekdiz dergisi. Sayı: 4. ss. 216-217.
3 EV kavramını sorgulamama yol açan bir yazı için bkz. Meyda Yeğenoğlu, Yeni bir sol ve Türklüğün açılımı gerek. Radikal gazetesi. İKİ eki. Tarih: 27 Aralık 2009.



Devamı »

Read more...

02 Aralık 2009

‘Olmayana Ergi’nin Dünyasızlığına Dair*

Selim



Beden tekniklerinin incelenmesi; dönüşümleri getiren emeğin topolojik haritasını, haritanın ‘gelmiş’geçmişini ve kökenlerini, bu haritadaki eksenleri belirleyen olayları, tahriş olmuş yüzeylerin estetizasyonuna direnişini, ve eşzamanlılığında ayrıksılığını yarattığı mekansallıklar açısından ele alırken bize ilişkilerin zamansallaşmasında açığa çıkan şiddetin izlerini verir. Fotoğrafın arayüzeyi bakışımsız bir gerçekliği, gerçek olması bakımından değil, olmuş olması bakımından açar. İfşa olunan ilişkisellikte şeyler anlamlarını gözlemcinin özne pozisyonundan almaz, böyle bir talep ışığın resminde meydana gelenin, açıklığın fragman doğasını ıskalar. Olmuş bitmiş çifte hareketinde söz olarak ne ol- ne de bit- fiillerinin örtebildiği dokunuşla konuşur, mühlet vermeden kendini idame eder; bu nedenle bir arayüzeydir şimdide.

Ve şimdi eller havada, güç alanında tasolarını sektiren çocuklar, fortuna gezegeninin etrafındaki dönüşlerinde emdikleri ışığı enerji olarak geri veriyorlar. Belin eğikliğinden, renklere devletleşmenin skalası şeyleşiyor: mendilden bayrağa ve nişanlara.

Beride 29 Ekim, beride bir iç-evren: devletin rahminin gölgesinde protokol (etim. ‘davranış kodu’) açıklıkla kuşatılmış durumda. Modernitenin barınmayı inşa istencine nesne kılmasıyla birlikte yapı sadece bir iç-uzay yaratımı olmaktan çıkıp, bir varlık ekonomisinin mekanı haline gelir: şeyler anlamlarını iç-uzaydaki varoluşlarının hakikat içeriğinden alır. Türkiye’nin modernleşme tecrübesinin radikalliği/güdüklüğü en çok mimaride zahir hale gelir, şeyleşen sosyal ilişkiler değil iktidardır. Hep bir dışarıyı içeride yaratan mekansallık, dışarısının zamansallığının reddinde[1] kendi zamanını açar. Türkiye’de askeri ve kamu yapılarında, üniversite kampüslerinde tekrarla gördüğümüz yapısal unsur iç avluların sınırlarındaki duvarların ana yapıyı tamamlamaktan ziyade, yapının sokağa açılmasını denetleyen geometrisidir. Bu geometrinin düğün salonlarındaki tezahürü, nüfusun üretiminin kutlanma anında içeriden içeriye hareketidir (düğün salonundan gerdek odasına, araba vasıtasıyla); burada dikkat edilmesi gereken süreklilik, zamansallığın evrilmeden kalmasıdır: Hegel ne kadar ısrarcı olursa olsun aile, sivil toplum ve devlet burada işlemiyor. Devlet alanı hayatın estetizasyonuyla, onu üretim çemberlerinin ve onu biraraya getiren noktaların asamblajının her noktada tekrarlanması üzerinden tanıyor. Medeni hukuk, bedenlerin hukuksuz biraradalıklarınında ex nihilo açığa çıkan tekillikleri belli bir tür aileye toparlar. Topaklar halinde varoluşumuzda analarımız ağlar, babalarımız dizlerini döver özlük hakları bağlamında. Ama eller uzanınca topaklara ufalanan, ufalandıkça hayatiyetini kaybeden ailenin[2] damarlarında varolamayışlarında oldu bittiye gelirler. Dünyanın dokunuşunda buluşacakken rahim ağzından kutsal suyla kutsanırlar. Kollanırlar. Devletle ilişkide bir organ geliştirirler karşılıklı. Dokungaçlarımız hassastır abiler.

Siyaseti ellerimizin kadrajladığı fotoğraflarda hapsetmişsek, el açtığımız jestlerin kestiği deri evrime uğrayacaktır: eldivenler el koymak için şimdiye, yüzeylerin aralığında hissizleşir ve bize de tekilliğimizi unutturur. İktidarın gözleri yoktur, kendini dünya olarak sunuşunda dokunuşuyla varolur. Devletin şefkat eli ‘gariban’ın, anonim yığının yığınlığında görüne-gelir. Elinin gelişine atmosferi silen iktidar siyasalı havasız bırakıyor dünyasallaştırdığını farz ettiği yitiklik şahsında. Peki, ne ifade ediyor bize dünya-kuran jest, sözde varlık sebebimiz?

“Artık herhangi bir dünya yok: bir mundus; bir cosmos; bir yer, bir yerleşim, ve bir yönelim unsurlarını (ondan) bulabileceği, müteşşekkil (composed) ve tamamlanmış bir düzen yok. Veya, tekraren, artık dünyanın, dünyanın ötesinden veya dışarısından girilebilecek bir “buradan aşağıya”sı yok. Artık ne dünyanın bir Tini var ne de mahkemesinin huzurunda bulunabileceğimiz bir tarih var. Başka bir deyişle, dünyanın artık bir anlamı yok.” [3]

Biz dünyayı biz olarak gerçekleştiremedikçe, dile getirmedikçe; sözdenin dilinde, göğüs kafesimizde solunuma devam edeceğiz.[4] Ta ki,
“şair dilini cennet hazinelerinden biri haline getirmek için ne yapmalıdır?
- Cahit Zarifoğlu: Kesip atmalıdır. Tek cevap bu, eğer insaf ile düşünürsen. Fakat biz gafletimizden ötürü kesip atamayız. Deriz boyuna. Affola… elini yumruk yapıp nedamet ile vur bakalım üst üste göğsüne, bak nasıl bir ses çıkıyor, dinle. O sesi yakala yeter.”[5]
Ağız aralandığında, makyajı akan iktidar bizi insan yüzünden haberdar eder. Bu fasılanın tedirginliği garip bir gülümsemeyle yüze oturuyor. Guruldayan midelerin sesinden yüzünü ekşiten hâlet, biyolojik yeniden-üretimin mahrumiyetine odaklanmış eğitim ve iş teklif ediyor. Duyamadığı (duyuramadığımız) kendimiziz, dünyada bulunuverdik, bununla yetinilebileceğini söylemek gerek, hürriyet kelimesini tahrir vazifesi bilmek demek.



______________
Notlar

(*) İfade Oğuz Atay’ın “...olmayana ergi metoduyla... bu koca ülkeyi bu basit ilkeye dayanarak idare ediyoruz maşallah” Tutunamayanlar, İletişim Yay., 39. baskı, s.522
1 Türkiye gibi darbeler sarmalındaki bir ülkede darbe koşullarının düşünürsek, ‘zaman’ meselesinin merkeziliği husuunda, merkez kendi zaman-aşımında kendini ilelebet yaşatır. Bu aşma toplumsalın aralığını es geçmektir. Müşterekliğimizin mutlak değer olarak zamansallaşması devrimdir. T.C. bir devrimin değil, doktor/asker dünya-resminden sonu bilindiği farzedilen bir özün tedabüle sokulmasının netice-olamayışıdır.
2 Ailenin sonundan bahseden sosyalist literatürün Kemalizmle (ve benzeri Darwinizmlerle –Engels) akrabalığı araştırılmalı.
3 Jean-Luc Nancy, The Sense of the World, SUNY UP, s.4
4 “vurdumduymazlığa kelepçeli umutsuzluk” Vüsat O. Bener, Buzul Çağının Virüsü, YKY, 2006, s.111
5 Cahit Zarifoğlu, Konuşmalar, Beyan yayınları 2006, s. 135-6


Devamı »

Read more...

30 Kasım 2009

No Kurban*

Eren



Kan kokusu yavaş yavaş çekilmeye başlarken sokaklardan kimsenin kurban olmadığı ve kimsenin kimseye bir sevgiden bir aşktan bir biattan bir itaatten bir ittifaktan bir itilaftan bir istiladan bir işgalden kurban olmadığı bir aşk, bir 18 yaş, bir yaşam, bir dünya istiyoruz.

Hayvan çiftliklerindeki ve hayvanat bahçelerindeki tutsaklar salıverilsin!


______________

(*) Bu espri Ulrike’e ait, ben ondan çaldım. Son beş yıldır daha da derinleşen ve sıradanlaşan ırkçılığı düşününce ve kurban kesimlerindeki yaşanan vahşet sokaklardaki linçlerle benzeşince, 1930’ların Yahudileriyle 2000’lerin Kürtleri arasındaki mağduriyet nasıl da “dışarı” çıktı. Vicdanı bile kan kokan güruhun “Kürtler Dışarı!” naraları İÇ savaştan geride kalan kesik kulaklarımıza hemencecik çalındı. Bakın Nazilerin sloganına nasıl da benziyordu: Jüden Raus! O zaman biz de bu benzerliği bir anekdotla birleştirelim dedik: 1930’ların Almanyası'nda birgün hayvanat bahçesinde, aslan zincilerinden boşalır, çoluk çocuk, insanlara saldırır. Cesur bir genç aslanın önüne atılır ve hayvanı etkisiz hale getirir. Aslan güçlükle kafesine kapatılır. Gencin çevresine büyük bir kalabalık toplanır. Herkes gencin cesaretinden bahsetmektedir. Olay yerine hızla intikal eden bir gazeteci gence adını sorar. Genç önce adını söylemek istemez, ısrarlar üzerine adının “Moshe” olduğunu söyler. Ertesi gün gazetede çıkan haber şöyledir; “Cani bir Yahudi, hayvanat bahçesinde masum bir aslana saldırdı!”

Devamı »

Read more...